İstanbul ve Çanakkale Boğazları Epirojenez mi? Jeolojiden Psikolojiye Uzanan Bir Soru
Gundogduasfalt ailesiyle birlikte bugün İstanbul ve Çanakkale Boğazları epirojenez mi başlığını en temel noktalarından ele alıyoruz.
Bazen zihnimi en çok, cevabı ilk bakışta çok kolay görünen sorular meşgul ediyor. Bir kavramı bildiğimizi düşündüğümüzde, aslında onu ne kadar doğru bildiğimizi merak ediyorum. “İstanbul ve Çanakkale Boğazları epirojenez mi?” sorusu da benim için tam olarak böyle bir soru.
İlk anda mesele yalnızca coğrafya gibi görünüyor: Epirojenez nedir, boğazlar nasıl oluşmuştur, hangi iç kuvvetler etkilidir?
Fakat biraz daha düşündüğümüzde başka bir soru ortaya çıkıyor: Bir bilgiyi zihnimizde nasıl sınıflandırıyoruz ve neden bazı açıklamalar bize diğerlerinden daha ikna edici geliyor?
Buradan jeolojiden psikolojiye ilginç bir geçiş yapmak mümkün.
Çünkü İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın oluşumunu anlamaya çalışırken kullandığımız “tek neden”, “kesin cevap” ve “sınıflandırma” eğilimleri, insan zihninin çalışma biçimiyle de yakından ilişkilidir.
Önce bilimsel zemini netleştirelim: İstanbul ve Çanakkale Boğazları doğrudan “epirojenez sonucu oluşmuş boğazlar” şeklinde açıklanamaz. Epirojenez, geniş kara alanlarının uzun zaman ölçeklerinde, çoğunlukla düşey doğrultuda yükselmesi veya alçalmasıyla ilişkilendirilen geniş ölçekli kabuk hareketleridir. Türkiye Millî Eğitim Bakanlığı’nın güncel genel jeoloji materyalinde de epirojenik hareketler, yer kabuğunun geniş alanlarındaki yükselme, alçalma, çanaklaşma ve kubbeleşme şeklinde tanımlanır.
Meslek MEB
Boğazların oluşumu ise çok daha karmaşık bir jeolojik hikâyeye sahiptir.
İstanbul Boğazı’nın morfolojik gelişiminde tektonik süreçler, akarsu aşındırması, deniz seviyesi değişimleri ve sonraki su akışları birlikte değerlendirilir. Bazı çalışmalar Boğaz’ın Kuvaterner boyunca akarsu aşındırmasıyla şekillenen bir vadi sisteminden geliştiğini ileri sürerken, başka araştırmalar tektonik deformasyonun ve Kuzey Anadolu Fay Sistemi’nin bölgesel morfoloji üzerindeki etkisini vurgular.
ScienceDirect
+1
Çanakkale Boğazı için de benzer biçimde tek faktörlü bir açıklama yetersizdir. Sismik, batimetrik ve oşinografik veriler, boğazın morfolojik evriminde tektonik aktivite ile erozyon ve sediman birikiminin birlikte rol oynadığını göstermektedir.
ResearchGate
Yani sorunun kısa cevabı şudur:
Hayır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı yalnızca epirojenez ile açıklamak doğru değildir.
Fakat bu kısa cevap, insan zihninin neden böyle bir sınıflandırmaya ihtiyaç duyduğunu anlamak için oldukça uzun bir yol açıyor.
Bilişsel Psikoloji Açısından “Tek Bir Neden” Arayışı
İnsan zihni karmaşık sistemleri kategorilere ayırmayı sever.
Bu özellik gündelik yaşamda oldukça işlevseldir. Bir nesnenin tehlikeli veya güvenli, bir yolun kısa veya uzun, bir olayın nedeninin doğal veya insan kaynaklı olduğunu hızlı biçimde değerlendirmek zorunda kalabiliriz.
Jeolojik süreçler ise bu sezgisel sınıflandırmaya pek uygun değildir.
Bir boğazın bugünkü şeklini tek bir “iç kuvvet” ile açıklamak cazip gelir. Çünkü “epirojenez”, “orojenez”, “volkanizma” veya “akarsu aşındırması” gibi kategoriler zihinsel olarak düzenli kutular oluşturur.
Oysa gerçek dünya bu kutulara her zaman uymaz.
İstanbul Boğazı bunun iyi bir örneğidir. Araştırmalar, Marmara bölgesinin gelişiminde Kuzey Anadolu Fay Sistemi, genişlemeli tektonik süreçler, havza oluşumu ve yüzey süreçlerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Marmara Denizi’nin kuzeyindeki aktif fay sistemi bugün de sismik açıdan önem taşımaktadır.
pubs.usgs.gov
+1
Burada bilişsel psikolojinin önemli bir sorusu ortaya çıkar:
Neden karmaşık bir sistemi tek bir kategoriye yerleştirmek bizi rahatlatıyor?
Çünkü belirsizlik zihinsel olarak maliyetlidir.
2024’te yayımlanan kapsamlı bir çalışma, tehditlerin “yaklaşıyor” veya giderek büyüyor gibi algılanmasının tehdit değerlendirmesini, duygusal tepkileri ve davranışları etkileyebildiğini ortaya koyan “looming” yaklaşımını yeniden ele alıyor. Tehdidin dinamik ve yaklaşan bir süreç olarak algılanması, kişinin bilişsel-duygusal işleyişini değiştirebiliyor.
Springer Nature Link
Jeoloji doğrudan bir tehdit psikolojisi konusu değildir. Fakat zihinsel mekanizma açısından güzel bir benzerlik vardır.
Belirsizlik arttığında zihnimiz bir çerçeve arar.
“Boğazlar epirojenezle oluşmuştur.”
Bu cümle, yanlış veya aşırı basitleştirilmiş olsa bile zihinsel olarak oldukça konforludur.
Buna karşılık:
“Tektonik deformasyon, akarsu aşındırması, deniz seviyesi değişimleri, sediman süreçleri ve bölgesel jeomorfolojik gelişim farklı zaman ölçeklerinde birbirleriyle etkileşmiştir.”
Bu açıklama daha doğrudur; fakat zihinsel olarak daha yorucudur.
Bilgi Doğru Olunca Zihin Neden Hâlâ Yanılabilir?
Bir kişinin jeoloji konusunda doğru terimleri bilmesi, her durumda doğru çıkarım yapacağı anlamına gelmez.
Bu nokta eğitim psikolojisi açısından da önemlidir.
Bir öğrenci “epirojenez = yükselme ve alçalma” bilgisini ezberleyebilir. Ardından “boğaz = kara parçasının alçalması” gibi bir bağlantı kurabilir.
Buradaki problem bilgisiz olmak değil, bilgiler arasındaki ilişkiyi fazla basitleştirmektir.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Bir konuyu gerçekten anladığım için mi tek cümleyle açıklayabiliyorum, yoksa karmaşıklığı görünmez hâle getirdiğim için mi?
Bu ayrım, yalnızca coğrafya sorularında değil, hayatın hemen her alanında önemlidir.
Duygusal Psikoloji: Boğazlar Neden Sadece Coğrafi Unsurlar Değildir?
İstanbul Boğazı’na baktığımızda yalnızca bir jeomorfolojik oluşum görmeyiz.
İnsan zihni mekânlara anlam yükler.
Bir sahil, çocukluk anısını; bir köprü, ayrılığı; bir vapur, gündelik rutini; bir kıyı, huzur veya kaygıyı temsil edebilir.
Bu noktada çevre psikolojisinin “place attachment”, yani mekâna bağlılık kavramı devreye girer.
Mekâna bağlılık, insanların yaşadıkları veya anlam yükledikleri yerlere karşı geliştirdikleri duygusal ve kimliksel bağları ifade eder. Araştırmalar, bu bağın risk algısını ve insanların çevresel tehditler karşısındaki davranışlarını etkileyebildiğini gösteriyor.
ScienceDirect
+1
2023 yılında Portekiz’de 197 kişiyle yapılan bir araştırma, kıyıya ve yaşanılan yere yönelik bağlılık ile risk algısı, çevresel kaygı ve aktif başa çıkma davranışları arasında karmaşık ilişkiler bulunduğunu gösterdi. Özellikle “aktif mekân bağlılığı” daha yüksek risk algısı ve daha aktif başa çıkma davranışlarıyla ilişkiliydi.
Frontiers
+1
Burada İstanbul Boğazı’nı düşünmek ilginçleşiyor.
Boğaz sizin için yalnızca “Karadeniz ile Marmara Denizi arasında su yolu” mudur?
Yoksa zihninizde başka bir anlamı var mı?
Belki vapur sesiyle özdeşleşmiştir.
Belki çocuklukta yapılan bir yolculukla.
Belki İstanbul’un karmaşasıyla.
Belki de tehlike, trafik, deprem ve yoğun yapılaşma düşünceleriyle.
Aynı fiziksel mekânın farklı insanlar üzerinde tamamen farklı duygusal karşılıklar yaratabilmesi, psikolojinin temel gerçeklerinden biridir.
Duygusal zekâ ve Jeolojik Bilgi
Burada duygusal zekâ kavramı ilginç bir mercek sunar.
Duygusal zekâ yalnızca başkalarının duygularını anlamak değildir; kişinin kendi duygusal tepkisini fark etmesini de içerir.
Örneğin İstanbul Boğazı’nın jeolojik yapısı hakkında bir haber okuduğunuzu düşünelim.
Bir kişi merak hissedebilir.
Başka biri deprem korkusu yaşayabilir.
Bir başkası İstanbul’a duyduğu aidiyet nedeniyle romantik bir yaklaşım geliştirebilir.
Bir diğeri ise hiçbir duygusal tepki vermeyebilir.
Bilgi aynı bilgidir.
Fakat zihinsel ve duygusal işleme aynı değildir.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Bir doğal oluşum hakkında düşündüğümde verdiğim tepki, o oluşumun bilimsel özelliklerinden mi kaynaklanıyor, yoksa ona yüklediğim kişisel anlamlardan mı?
Bu soru, jeolojiyi psikolojiden ayırmak yerine ikisini birbirine bağlar.
Sosyal Psikoloji: Boğazların Anlamı Nasıl Ortaklaşa Üretiliyor?
İnsanlar mekânları yalnız başına anlamlandırmaz.
Toplum, dil ve kültür de algımızı şekillendirir.
İstanbul Boğazı’nın yalnızca fiziksel bir kanal değil, aynı zamanda kültürel bir sembol olması bunun güçlü bir örneğidir.
Bir topluluğun ortak anlatıları, bireylerin bir mekâna yönelik düşüncelerini etkileyebilir.
Bu noktada sosyal etkileşim önem kazanır.
Ailenizden duyduğunuz bir hikâye, okulda öğrendiğiniz bir bilgi, televizyonda gördüğünüz bir deprem haberi veya sosyal medyada karşılaştığınız bir iddia, Boğazlara ilişkin zihinsel modelinizi değiştirebilir.
Örneğin “Boğazlar çok eskiden beri buradaydı” cümlesi, insan zihninde sabit ve değişmez bir coğrafya fikri oluşturabilir.
Oysa jeolojik zaman açısından bakıldığında bugünkü manzara sürekli değişen süreçlerin ürünüdür.
Marmara bölgesinin jeolojik gelişimi, fay hareketleri ve havza oluşumlarıyla yakından ilişkilidir. Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi altındaki etkinliği, bölgenin durağan değil, dinamik bir tektonik sistem olduğunu gösterir.
pubs.usgs.gov
+1
Toplumsal Anlatılar Gerçeklik Algısını Nasıl Değiştirir?
Sosyal psikolojide insanların riskleri yalnızca istatistiklerle değerlendirmediğini biliyoruz.
Risk algısında geçmiş deneyimler, güven, sosyal çevre, aidiyet ve algılanan kontrol gibi faktörler rol oynayabilir.
2023’te Norveç’te sel riski taşıyan iki topluluk üzerinde yapılan karma yöntemli bir vaka çalışması, insanların yaşadıkları yerlere güçlü biçimde bağlı olmalarının risk farkındalığını artırabildiğini; ancak aynı kişilerin yaşadıkları yerdeki riski olduğundan düşük değerlendirebildiğini gösterdi. Araştırmada aile bağları, doğayla ilişki, kimlik ve geçmiş deneyimler önemliydi.
Springer Nature Link
Bu sonuç oldukça düşündürücü.
Çünkü “riski biliyorum” ile “kendimi risk altında hissediyorum” aynı şey değildir.
İnsan bir tehlikenin varlığını zihinsel olarak kabul edip duygusal olarak onu uzak görebilir.
Bu çelişki İstanbul gibi büyük ve karmaşık bir kentte özellikle anlamlıdır.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları: Neden Tek Bir Jeolojik Etiket Yetmiyor?
Şimdi başlangıçtaki soruya tekrar dönelim.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları epirojenez mi?
Bu soruya “evet” demek, boğazların oluşumunda etkili olan süreçleri gereğinden fazla basitleştirir.
Epirojenez geniş alanlı düşey kabuk hareketlerini anlatan bir kavramdır. Boğazların mevcut morfolojisini açıklamak için ise çok daha farklı süreçlerin birlikte ele alınması gerekir.
İstanbul Boğazı’nda akarsu aşındırması, tektonik gelişim, deniz seviyesi değişimleri ve su akışlarının etkisi üzerine farklı modeller bulunmaktadır. Araştırmalar, Boğaz’ın tabanında önemli erozyon izleri bulunduğunu ve günümüzdeki kanal morfolojisinin daha sonraki aşındırıcı süreçlerle şekillendiğini ortaya koymuştur.
ResearchGate
+1
Çanakkale Boğazı’nın morfolojik gelişiminde de tektonik aktivite ile erozyon ve sediman birikimi birlikte rol oynamıştır.
ResearchGate
Üstelik Karadeniz ile Akdeniz sistemi arasındaki bağlantının geçmişte deniz seviyesi değişimleriyle ilişkisi de araştırılmıştır. Kuvaterner döneminde Boğaz sisteminin su bağlantılarının zaman içinde değiştiğine ilişkin jeolojik ve paleo-oşinografik kanıtlar bulunmaktadır.
ScienceDirect
+1
Dolayısıyla “epirojenez mi?” sorusu aslında daha büyük bir soruya dönüşür:
Bir coğrafi oluşumun nedenini açıklarken kaç farklı zaman ölçeğini aynı anda düşünmeliyiz?
Psikolojik Bir Çelişki: Basit Cevap mı, Doğru Cevap mı?
İnsan zihninin burada yaşadığı temel çelişki oldukça ilginçtir.
Basit açıklamalar daha kolay hatırlanır.
Ama kolay hatırlanması, doğru olduğu anlamına gelmez.
Öte yandan çok karmaşık açıklamalar da öğrenmeyi zorlaştırabilir.
Bu nedenle eğitimde ideal yaklaşım, karmaşıklığı tamamen ortadan kaldırmak değil, karmaşıklığı anlaşılabilir hâle getirmektir.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları bunun için mükemmel bir örnektir.
“Epirojenezdir.”
çok kısa ama yanıltıcı olabilir.
“Hiçbir şekilde tektonik süreçlerle ilişkili değildir.”
ise başka yönden problemli olur.
Daha sağlıklı yaklaşım şudur:
Boğazların günümüzdeki oluşum ve morfolojik gelişimi, tek bir jeolojik süreçle açıklanamaz; tektonik hareketler, aşındırma, sedimantasyon, deniz seviyesi değişimleri ve hidrodinamik süreçler farklı dönemlerde rol oynamıştır.
Bu ifade daha uzun.
Ama bilimsel gerçekliğe daha yakındır.
İçsel Deneyimimize Dönmek
Burada konu yeniden psikolojiye dönüyor.
Çünkü hepimiz dünyayı yalnızca “olduğu gibi” algılamıyoruz.
Geçmiş deneyimlerimiz, duygularımız, sosyal çevremiz ve beklentilerimiz, bilgiyi yorumlama biçimimizi etkiliyor.
Bir İstanbul sakini Boğaz’a baktığında aidiyet hissedebilir.
Bir jeoloji öğrencisi fayları ve kayaçları düşünebilir.
Bir turist tarihsel mirası görebilir.
Bir depremzede ise aynı manzarada kırılganlık hissedebilir.
Fiziksel manzara aynı kalırken psikolojik manzara değişebilir.
Kendimize birkaç soru sormak bu yüzden değerli:
Bir bilgiyi ilk duyduğumda neden hemen bir kategoriye yerleştiriyorum?
Belirsizlik beni rahatsız ediyor mu?
Bir konu hakkında güçlü bir görüşüm olduğunda, karşıt kanıtları gerçekten değerlendirebiliyor muyum?
Yaşadığım yere duyduğum bağlılık, o yerle ilgili riskleri algılama biçimimi değiştiriyor olabilir mi?
Bir bilgiyi “kolay anlaşılır” olduğu için mi doğru kabul ediyorum?
Bu soruların tek bir psikolojik cevabı yoktur.
Zaten güncel araştırmaların en ilginç taraflarından biri de budur.
Mekâna bağlılığın risk algısını artırdığı çalışmalar vardır; başka çalışmalar ise aynı bağlılığın riski küçümsemeye veya tehlikeli bölgede kalmaya katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Sistematik incelemeler de bu ilişkilerin pozitif, negatif, aracılık eden veya düzenleyici biçimlerde ortaya çıkabildiğini vurgulamaktadır.
ScienceDirect
+2
Københavns Universitets Forskningsportal
+2
Yani psikolojide de jeolojide olduğu gibi tek yönlü cevaplar her zaman yeterli değildir.
Sonuç: Boğazlar Bir “Epirojenez Sorusu”ndan Daha Fazlasıdır
İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı epirojenez başlığı altında tek başına açıklamak bilimsel açıdan yeterli değildir.
Epirojenez, geniş alanlı düşey kabuk hareketlerini açıklayan önemli bir jeomorfolojik kavramdır. Ancak Türk Boğazlar Sistemi’nin oluşumu ve bugünkü biçimi; tektonik hareketler, akarsu aşındırması, deniz seviyesi değişimleri, erozyon, sediman birikimi ve su hareketleri gibi çok sayıda sürecin farklı zamanlarda birbirini etkilemesiyle değerlendirilmelidir.
ResearchGate
+2
ScienceDirect
+2
Fakat sorunun psikolojik tarafı belki daha da ilginçtir.
Çünkü “İstanbul ve Çanakkale Boğazları epirojenez mi?” diye sorduğumuzda yalnızca bir jeoloji sınıflandırması yapmıyoruz.
Aynı zamanda zihnimizin dünyayı nasıl düzenlediğini de fark ediyoruz.
Karmaşık olanı basitleştiriyoruz.
Belirsiz olanı kategorize ediyoruz.
Yaşadığımız yerlere duygusal anlamlar yüklüyoruz.
Toplumdan öğrendiğimiz anlatıları kendi deneyimlerimizle birleştiriyoruz.
Bazen bildiğimizi düşündüğümüz şey ile gerçekten anladığımız şey arasındaki farkı kaçırıyoruz.
Belki de İstanbul Boğazı’na bir sonraki bakışımızda yalnızca iki kıtayı ayıran su yolunu görmemek gerekir.
Orada aynı anda milyonlarca insanın anısını, sosyal ilişkilerini, korkularını, aidiyetlerini ve bilişsel haritalarını da görebiliriz.
Ve belki en önemli soru şudur:
Dünyayı anlamaya çalışırken gerçekten dünyayı mı açıklıyoruz, yoksa kendi zihnimizin dünyayı düzenleme biçimini mi?
Okuduğunuz için teşekkürler. İstanbul ve Çanakkale Boğazları epirojenez mi hakkındaki bu yazının işinize yaradığına inanıyoruz.